Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in
Kullandığımız her kelimenin, uzattığımız virgülsüz cümlelerin, yazdığımız kalemin, çizdiğimiz resmin, bağrını karaladığımız kâğıdın, kendimizi bıraktığımız kitap sayfalarının kıymetini bilmeli.
Her sabah vazgeçilmezimiz tarağın, saç tokasının, gururla baktığımız bizi bize sunan aynaların, kapatıp açtığımız kapıların, giydiğimiz ayakkabıların, attığımız adımların kıymetini bilmeli. Çocukluğumuzun şâhidi salıncakların, çarpışan arabaların, büyüyünce öksüz bıraktığımız oyuncakların, dört gözle beklediğimiz mektupların kıymetini bilmeli.
Öylesine yaşanmalı ki hayat, hiçbir şey, hiçbir zaman boşlukta sallanmamalı. Şöyle düşünüp baktığımızda her şeyin bizim için var olduğunu anlamalı, bize hizmet için teyakkuzda beklenildiğini unutmamalı.
Öyle ya; ayakkabı giyilmeyi, sürme çekilmeyi, mektup okunmayı, cümle kurulmayı, toka güzelliğe güzellik katmak için takılmayı, tarak dağılan saçları toplamayı, kitap sayfaları keşfedilmeyi, bilgilendirmeyi, adımlar gideceğimiz yere götürmeyi, rüzgâr serinlik vermeyi, ay ışığı ve yıldız yüreğimizde büyümeyi, gece kötülükleri örtmeyi, sabah yenilikleri sunmayı, gökkuşağı sevdayı sergilemeyi, rüya umutları tazelemeyi bekliyor. Her şey bizim için var...
Dertler, hüzünler, mâtemler, kötülükler yok mu? Tabii ki onlar da var. Onlar da bizim için. Onlar olmasaydı hayat da olmazdı. Kötülük olmasaydı, iyi nasıl seçilirdi, mâtem olmasaydı mutluluk nasıl anlaşılır, ağlamak olmasaydı, tebessüm ferahlatır mıydı gönlümüzü? Her şey zıddıyla kaim değil miydi bu dünyada? Kıymet bilmek için illâ kaybetmek mi lâzım? “Kıymet”in de kıymetini bilmeli.
Hayattan ne kadar da çok şikâyet ediyoruz? Durup düşündüğümüzde, günlerimiz, emeğimiz, hep “daha çok” için gelip geçiyor. Farkında mıyız ki “daha çok” dediğimizde elimizdekinin mutluluğunu yaşayamıyor, “daha çok”un kaygısıyla eritiyoruz ömrümüzü. Nereye kadar?
Oysa mutluluk, oysa huzur bize kendimizden daha yakın değil mi? Bir tebessümde aramalı umudu, bir selâmda bulmalı huzuru. Batan güneşin peşinden koşmak yerine doğacak güne dönmeli yüzümüzü. Tabii ki düşler ve hayatın gerçekleri her zaman kesişmez. Genellikle gerçeklerle düşler arasında tercih yaparız. Yaptığımız tercih de hayatımız olur. O zaman neden mutluluk düşlerimizi hayatın gerçekleriyle barıştırmıyoruz? Neden tercihimizin adı mutluluk olmasın? Mutlu olmaktan korkuyor muyuz yoksa? Eğer gülleri duyabileceğimize inanırsak bir gün mutlaka duyarız. Kıymetini bilmeli güllerin, gül yüzlerin, kömür gözlerin, kıymetini bilmeli sevmenin ve sevilmenin, kıymetini bilmeli her şeyin...
“İnandığınız gibi yaşayamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” der Hz. Ömer.
Bir makinayı yapan ustanın o makinayı herkesten çok iyi bileceği, çalışma sistemini, kullanma kılavuzunu hazırlamaya herkesten çok hakkı olduğu bir gerçek ise, insan gibi canlı bir makinanın da yaratıcısının Allah olduğu, İslâm adındaki İlâhî katoloğuyla onun çalışma sistemini belirleyeceği kadar gayet tabiî birşey olamaz.
Hangi makina olursa olsun kullanma kılavuzuna göre kullanmazsanız gerekli randımanı alamaz, hatta makinayı bozarsınız.
Demek insan elini, ayağını, gözünü, kulağını, aklını, fikrini, tüm kabiliyetlerini İslâmın emrettiği şekilde kullanmakla mükellef. O takdirde en büyük makam olan rıza makamına ulaşır.
Mesnevî-i Nuriye’de ne güzel söylenir: “Vücudunu mucidine feda et! Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın!”
Peki, ya fedâ etmez, Onun rızası yolunda kullanmazsa? “Çünkü fedâ etmediğin takdirde ya bâd-ı heva zâil olur, gider veya Onun malı olduğundan yine ona rücu eder.”
Eğer adımlarımız Onun istediği istikamette atılıyorsa, elimiz Onun istediklerini tutuyorsa, gözümüz Onun istediklerini görüyor, aklımız Onun razı olduklarını düşünüyorsa Onun yolunda fedâ edilmiş demektir.
Lokman Hekim kara yüzü, iri ve çatlak dudaklarına rağmen, istiridyenin iki kara kabuğu arasından incinin çıktığı gibi ağzından da inci gibi ibretli ve hikmetli sözler söyleyebilen biriydi. Bir gün onun yüzünün karalığını, dudağının kalınlığını garipsemişlerdi de şöyle demişti: “Siz benim ne kara yüzüme, ne de kalın ve çatlak dudaklarıma bakın. Yüzümü ne ben boyadım, ve ne de dudaklarımı çatlak çatlak yarattım. Böyle verildi. Bana düşen o kalın dudaklardan küçük düşürecek, utanılacak sözler çıkarmamaktır. Bembeyaz kalbim, inci gibi sözlerim olduktan sonra gerisi önemli mi?”
Her organ, her kabiliyet, her nimet, her imkân için aynı durum söz konusu değil midir?
Eğer bize verilen organ, duygu ve kabiliyetleri, emanet olarak verilen maddî ve manevî imkânları, yerli yerince kullanabiliyorsak inandığımız gibi yaşıyoruz demektir.
Şimdi kendi kendimize tam soru sorma zamanı? Acaba Hz. Ömer’in dikkat çektiği gibi inandığımız gibi mi yaşıyoruz, yoksa yaşadığımız gibi mi inanıyoruz?
Bütün mesele bu sorunun cevabını doğru olarak verebilmekte.
Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş Tık Tık Tık
Adam cama bakmışAma içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç!
Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak,deriin bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış Hey adam!Ben seni seviyorum Nedenini niçinini sorma Uzun zamandır seni izliyorumBugün cesaret buldum konuşmayaLütfen pencereyi aç ve beni içeri alBirlikte yaşayalım
Adam birden parlamış: Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam,demiş Gerekçesi de pek sersemceymiş:
Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu! ?
Kırlangıç mahçup olmuşBaşını önüne eğmişAma pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş,gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş: Adam, adam!Hadi aç artık şu pencereniAl beni içeri! Ben sana dost olurumHiç canını sıkmam!
Adam kararlı, adam ısrarlı: Yok ,yok ben seni içeri alamam demiş Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmişİşim gücüm var, git başımdan Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş: Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda Aç şu pencereyi al beni içeriYoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırımÇünkü ben ancak sıcakta yaşarımPişman olmazsın, seni eğlendirirm
Birlikte yemek yeriz, bak hem de sen de yalnızsın' yanlızlığını paylaşırım, demişBAZILARI GERÇEKLERİ DUYMAYI SEVMEZMİŞ! Adam bu yalnızlık meselesine içerlemişPek bir sinirlenmiş: Ben yalnızlığımdan memnunum,demiş Kuştan onu rahat bırakmasını istemişDüpedüz kovmuş
Kırlangıç , son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca,başını önüne eğmiş, çekip gitmiş Yine aradan zaman geçmişAdam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş:Hay benim akılsız başım; demişNe kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma , keyifli vakit geçirirdik birlikte
Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmişYine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelirBen de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim
Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş Gözü yollardaymış Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş Ama Onunki hiç görünmemiş Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamışSonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmişOlanları anlatmış Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:
'KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR'
HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE DEĞERLENDİRMEZSENİZ UÇUP GİDER!
HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ KARŞINIZA ÇIKAR;DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER! VE ASLA GERİ DÖNMEZLER!
Dikkatli olun!!!! Farkinda olun!!!!!!!!!! Ve bir düsünün bakalim; Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kirlangiç kovaladiniz?
"RAMAZAN AYINDA ÖYLE BİR GECE VARDIR Kİ, BU GECE, ALLAH ( Azze ve Celle ) 'nin
KATINDA BİN AYDAN DAHA HAYIRLIDIR.
BU KADİR GECESİDİR."
BU MÜBAREK GECENİZ BU GÜLLERİN GÜZELLİĞİ GİBİ GÜZEL GEÇER İNŞAALLAH.
BU MÜBAREK GECEDE YÜCELER YÜCESİ RABBİMİZE AÇTIK ELLERİMİZ
" YA RABBİM! BİZLERİ BU MÜBEREK KADİR GECESİNDE BAĞIŞLA VE AFFET, RAHMETİNİ VE MERHAMETİNİ BİZLERDEN ESİRGEME". BİZLERİ İMAN EDENLERİN KERVANINDAN AYIRMA.
BU MÜBAREK GECENİN HATIRINA, ÇEÇENİSTAN, FİLİSTİN, AFGANİSTAN, LÜBNAN, IRAK VE BÜTÜN CİHANDA İSLÂM UĞRUNA MÜCADELEDE OLAN MÜSLÜMANLARA ZAFER NASİP EYLE.
ONLARA İMAN KUVVETİ VER. ONLARIN KALPLERİNE KORKU KOYMA YA RABBİM. VE BİZLERİ AÇLIK İLE SUSUZLUKLA İMTİHAN EYLEME."
ŞÜPHESİZ SEN RAHMAN VE RAHİM'SİN.
ESİRGEYEN VE BAĞIŞLAYANSIN.
SENİN DİLEMENLE OLMAYACAK HİÇBİR ŞEY YOKTUR.
AMİN
ALLAH'A EMANET OLUN.
yusuf
Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah'tır.( Zâriyat Sûresi: 58)